9/9/2008 - KARNAVAL KIYAFETİ |
Karnaval Kıyafeti Tesettürlü İslâm kadınları ve kızları yüce dinimizin hoşgörmediği, yasak kıldığı mekânlara gidip salına salına gezip tozmasınlar. İslâm kadınının haysiyet ve ismetini korusunlar. Bir Ramazan çarşısında gecenin ilerleyen saatlerinde başı örtülü genç bir hatun, seller gibi akan kalabalık içinde çocuk arabasıyla bir bebeği gezdiriyordu. O saatte, o sel gibi kalabalık içinde minicik bir yavrunun ne işi var? Seller gibi akan kalabalık içinde rabıtalı giyinmiş bir tek kadın gördüm. Başını koyu renkli bir örtü ile örtmüştü. Sırtında çizgili, koyu renkli bir tünik vardı. Öteki tesettürlülerin kıyafetleri evlere şenlikti. En cırtlak pembeler, en berbat sarılar, maviler, yeşiller, eflâtunlar, kırmızılar, morlar. Karnaval kıyafeti gibi... Yüce İslâm dininde zaruret olmadıkça açık yerlerde herkese göstererek yemek içmek yoktur. Bilhassa Ramazan çarşılarında ve etkinliklerinde ayakta, yürüyerek, herkesin içinde sucuk ekmek, kokoreç, börek, lahmacun yemek terbiyeli ve görgülü Müslümana yakışmaz. Maalesef ülkemizde son yıllarda, Ramazan aylarında dozajı her yıl artırılarak işlenen haram zeminler oluşturuluyor. Bu gayrımeşru zeminler Ramazan ayımızı ALLAH’a isyan fırtınasına dönüştürüyor. Ramazan ayına mahsus haramlar icat edilip, bir zümre çılgınca bu haramları “ibadet” telakki edip icra ediyor. Nedir bu haramlar? Bunların bir kısmını şöyle sıralamamız mümkündür: l- Belediyeler ve bir kaç vakıf iftar çadırları kuruyorlar. Bu çadırlarda iftariyeler verilip sözüm ona “Ramazan etkinlikleri” düzenleniyor. Dinimizin asla tasvip etmediği kişi ve kurumlar, buralarda iftara müteakiben “sevab”ına konserler veriyorlar. Böylesine etkinliklere dini bir heyecan katılarak, gelenek kılıfına da sokularak çürümüş bir dönem eğlence ayı olarak topluma Ramazan aylarında yeniden dayatılıyor. Ramazan ayı yaz mevsimine gelince bu şenlikler karnavala dönüşecek, zaten şimdiden dönüşmüş durumda. “Ramazan etkinlikleri” adı altında işlenen bunca “cinayet”ler farkındaysanız Ramazan ayını idrak etme tarzımızı bozuyor. Ramazan ayı sosyal dayanışmanın tazelenmesi vesilesi olmalıdır. Bugünkü etkinlikler bu ayı yeni alışkanlıkların, bid’atlerin edinildiği bir aya doğru süratle götürüyor. Yeni bir “Ramazan ayı kültürü” ile karşı karşıyayız. Bu Ramazan ayını yaşama tarzımızı dinamitliyor. Bir takım çevreler: - Hayırda bulunmak, - Yoksullara yardım etmek, - Açları doyurmak... gibi vecibeleri amaç olmaktan çıkarıp araç haline getirip gösteriye dönüştürüyor... Bu gidişatın eğlence içerikli olması bozuntuyu maalesef câzibeleştiriyor. Yoksula yardımı ibadet bilenlerin tarzı muhtaçları teşhir etmemektir. Bunun için ecdadımız aşevlerini kuytu yerlere yerleştirirlerdi. Bunu gösteriş amaçlı yapanlar çadırlarını merkezi yerlere kurup, doyurma ve eğlenceyi bir araya getirerek, bu çadırları karnaval çadırları haline soktular. Böylece bu çadırlar tüketici ve eğlendirici cemaati oluşturdular. Yeni nesil Ramazan ayını bu gidişle eğlence ayı olarak yaşayacağa benziyor. Ermeni ve Rumların icrası “Direkler arası” çılgınlığı 21’inci yüzyılda Müslümanların eliyle geri gelecek. Gidişat bunu gösteriyor. Ramazan aylarında cami diplerinde müzik yayını, kadın-erkek camilere giriş izdihamı oluşması ve oluşturulması Ramazan ayına mahsus haramlardan bir diğeridir. Yanlışlıkla icra edilen günümüz Ramazan çadır şenliklerinin getirdiği anlamsız eğlencelerin eski İstanbul azınlıklarının direklerarası eğlenceleriyle anlamdaş olması ne denli üzücüdür. Ramazan neşesini, cami içersinde yaşayan Müslümanlara karşılık, o dönemin İstanbul ekalliyeti denilen Rum, Ermeni ve Yahudi gayrimüslim azınlığı da kendilerini direklerarası tabir edilen eğlenceleriyle avutarak o günün hakim İslam kültürüne ayak uydurmaya çalışmışlardır. Umarım, bu yıl da geçen yıllarda olduğu gibi belediyelerin öncülük ettiği Ramazan eğlence çadırlarında icra edilen bir tek kantocusu eksik mahut programların Müslüman halka dayatılmasına şahit olmayız... Ünlü Alman şairi Schiller’in “Hayat ciddi, sanat şen’dir” sözünü, biz Ramazan’ı hem ciddi hem de gönüllerimizi şenlendiren cami içi ve cemiyet içi saadetinin paylaşıldığı uhrevi zamanlar olarak idrak eder, algılarız. Yoksa aynı medeniyet içerisinde aynı suda yaşayan balıklar gibi nimetten istifade edemeyen varlıklardan olmamalıyız. İstanbul’un büyük selatin camilerinden birinin avlusuna çadır kurulmuş, içine sahne yapılmış ve mübarek ayın her gecesinde vur patlasın, çal oynasın. “Ramazan etkinlikleri ve şenlikleri” yapılıyormuş. Ben görmedim, gören bir dostum anlattı; hem öfkelendim, hem üzüldüm, hem de iğrenerek acıdım. Bunu kimler yapıyor? Dinsizler, densizler, donsuzlar değil, sözüm ona Müslümanlar yapıyor. Rezaletin böylesi şimdiye kadar görülmemişti. Kimbilir daha neler göreceğiz... Edebsizliğin adını Ramazan Eğlenceleri koymuşlar. Ramazan eğlence ayı değildir, ibadet ve hayır hasenat ayıdır. İslâm’da eğlenmek yok mudur? Vardır ama dine uygun olmak şartıyla. Sen Ramazan ayı eğlenceleri diyerek kadın-erkek herkesi karmakarışık halde bir mekana dolduracaksın ve orada bir sürü fısk ve fücur irtikâb edeceksin, böyle şey olur mu? Başına Ramazan kelimesini getirmekle fısk ve fücurun meşru hale geleceğini mi sanıyorlar? Şehrin merkezî bir yerinde çarşı kurmuşlar, birtakım adamlar, daha doğrusu “adamları” yerleri 9 milyardan alıp 12 milyara devr etmişler ve bu çarşıda Ramazan güpegündüzünde alenen, açıkça oruc bozuyorlar. Bu adamlar İslâm’la, Müslümanlarla alay mı ediyorlar? Bu gibi densizlikleri terbiyeli gayr-i müslimler bile yapmaz. Kırk elli sene öncesini hatırlıyorum, nice gayr-i müslim vatandaşımız, işlettikleri meyhaneleri bir ay kapatırlar, kapısına veya vitrinine “Mübarek Ramazan ayı boyunca dükkanımız kapalıdır” diye bir yafta asarlardı. Şimdiki bazı Ahmetler Mehmetler dünkü Apostollar, Yorgiler, Anastaslar kadar efendi ve vicdanlı değil.
Mehmet TALU |
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
22/8/2008 - Ali Şeriati kimdir? |
Ali Şeriatî Şiî kültür ve medeniyetine mensup bir kimsedir. Bazen bir Şiî, Sünnîler tarafından reddedilir, fakat Şiîler tarafından benimsenir, tutulur. Şeriatî öyle bir kimsedir ki, onu ne Sünnî, ne de Şiî bir Müslüman benimseyebilir. Bundan yirmi beş sene kadar önce Şeriatî’nin meşhur ve hacimli kitabı İslam Şinasî’nin Türkçe tercümesini okurken, bir sayfasında gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Yazar aynen şöyle diyordu: “Allah gerçek bir Janus’tur...” Janus’un mânası nedir? Ansiklopedilere bakınca, bunun iki çehreli bir Roma putunun adı olduğunu öğreniyordunuz. Bir Müslüman Yüce Allah’ı nasıl olur da bir puta benzetebilirdi? Üstelik de “gerçek Janus” diyor. Yani tevili mevili yok. Azıcık akaid ve ilmihal bilgisi olan bir Müslüman, Hak Teala hazretlerinin sıfatlarından birinin “Muhalefetün lil-havadis” olduğunu bilir. Türkçe mânası: “Yüce Allah yaratılmış, sonradan olmuş hiçbir varlığa benzemez” demektir. Allah’ı bir şeye teşbih etmek küfürdür. Hele O’nu bir puta benzetmek küfrün en katmerlisidir. Allah kemal sıfatlarla sıfatlıdır ve noksan sıfatlardan münezzehtir. Allah’ı bir puta benzeten, hem de bu benzetmede “gerçek” sıfatını kullanarak teşbihi pekiştiren bir zatın bozuk itikatlı olduğunu söylemek için din alimi olmak gerekmez. Şeraitî sırf bu cümlesi ile itikat bakımından çok bozuk bir kimsedir. Onun bu benzetmesinin tevili yoktur. Onu bu konuda savunmanın imkânı da yoktur. Bendeniz bir Sünnî Müslüman olarak kendisini tenkit ediyorum, Şiîlik dünyasında durum nedir? Şiî ulemâsından merhum Ayetullah Mutahharî Şeriatî’yi sert şekilde tenkit etmiştir. Şeriatî’nin İslam Şinasî kitabı yayınlandığında İran’daki, Irak’taki Şiî uleması kitabı eleştirmişlerdi. Çeyrek asırdan beri Türkiye’mizde Ali Şeriatî’nin kitapları tercüme ediliyor ve kendisi büyük bir İslam mücahidi olarak tanıtılıyor. Onun kitapları Türkçe’ye nasıl tercüme ediliyor? Aynen, harfiyen mi, yoksa içinden bazı yerleri çıkartılarak mı? Maalesef ikinci şekilde çevriliyor. Peki “Allah gerçek bir Janus’tur” cümlesini niçin bırakmışlar? Ya farkına varmamışlar, yahut çevirenler de aynı inançtadır. Ali Şeriatî hayranları bizim bu tenkitlerimize şu cevapları veriyor: - O büyük bir mücahittir. - Savak tarafından şehid edilmiştir. - Hayatını İslam’a adamıştır. Lütfen bu edebiyatı bırakalım da, onun Allah’ı iki suratlı bir Roma putuna benzetmesi zındıklığı üzerinde duralım. Bir Müslümanın birinci vazifesi Allah’a saygılı ve sâdık olmak değil midir? Yüce Allah, bir puta benzetilmekten elbette hoşnut ve razı olmaz. Allah’ı bir Roma putuna benzeten kimse mücahid değil, zındıktır. Kaldı ki, Şeriatî’nin bir Savak (Şahlık rejiminin istihbarat teşkilâtı) ajanı ve muhbiri olduğuna dair deliller ve iddialar vardır. İran’da Şiî mollalar, din alimleri, ayetullahlar tarafından sert şekilde tenkit edilen bir zatın Türkiye/Müslümanlarına mücahid, İslâm önderi, örnek olarak gösterilmesi gerçekten hayıflanacak bir haldir. Ne günlere kaldık!.. Mehmet Şevket EYGİ |
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
30/8/2007 - Nefisle Mücadeleye Güzel Bir Örnek |
|
|
|
|
Söyle Ey Nefis Başka Diyecegin Kaldı mı? |
Şam yakınlarında Mute’de, hicretin sekizinci yılında, on bin kişilik İslam ordusu ile yüzbin kişilik haçlı ordusu karşı karşıya gelirler. Savaş başlamıştı ve şiddetli bir şekilde devam ediyordu.
Abdullah bin Revaha (R.A) yaralıydı, arkadaşı Cafer’in (R.A) şehid edildiğini öğrenince bulunduğu yerden ayağa kalktı, atına bindi ve tekrar çarpışmaya başladı. Dışarıdaki düşmanların yanı sıra içinde ki düşmanla da aynı anda savaş ediyordu. İçinde ki düşman bir ara ona;
“ Dön geri… Dünyayı sen mi düzelteceksin? Bak arkadaşlarının öldüğü gibi birazdan sende öleceksin. Oysa Medine’de seni ömür boyu mutlu edecek hurma bahçelerin var. Bununla birlikte seni bekleyen bir ailen var. Sana hizmet eden kölelerin var…”
Abdullah bin Revaha (R.A), içindeki düşmanı şöyle diyerek mağlup etti.
“ Eşini mi düşünüyonsun? O zaman bil ki; ben onu boşadım. Artık onu düşünemezsin. Köleler mi? Haberin olsun ben onların hepsini azat ettim. Medine’de bulunan bağ ve hurmalıklara gelince, onların hepsini Resul-ü Ekrem’e hediye ettim.
Söyle Ey Nefis Başka Diyecegin Bişey Kaldı mı? | |
| • 4 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
14/4/2007 - Tarihte Tesettür düşmanlığı... |
Yahudiler ile Müslümanlar arasında çıkan ilk savaşın sebebinin bir Müslüman kadının tesettürü olduğunu biliyor muydunuz? Tesettüre uzanan eller karşısında Müslümanların nasıl bir duruş sergilediğini ve bu savaşın bizler için taşıdığı önemi anlatarak başlayalım tarihteki tesettür düşmanlığına: İslam'ın ilk yıllarıydı… Bedir savaşı kazanılmış, Yahudilerin içindeki fitne ve fesat iyice alevlenmişti. Lakin Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e vermiş oldukları sözler, yapılan anlaşmalar vardı. Bir gün Yahudilerin içinde savaşmayı bilen ve en cesur grubunu teşkil eden Beni Kaynuka Yahudileri, Peygamber Efendimize gelerek: "Ey Muhammed! Galiba bizi kendi kavmin gibi zannettin. Harbetmeyi bilmeyen bir grupla karşılaşıp zafer kazanman sakın seni aldatmasın! Eğer seninle savaşacak olursak bizim nasıl insanlar olduğumuzu öğrenirsin!" diyerek tehditler savurmuşlar ve birazdan anlatacağımız olayla aralarındaki anlaşmayı ilk bozan Yahudi cemaati olmuşlardı. Bir gün, bir Müslüman kadın Kaynuka çarşısına inmiş, alışveriş yapmak üzere bir kuyumcuya girmişti. Dükkân sahibi kadına yüzünü açmasını söyler, kadın tepki verince ısrarla kadının üzerine gider; fakat buna muvaffak olamaz. Kadınla Yahudi bu şekilde mücadele ederken, dükkânda bulunan bir başka Yahudi'de, kadına hissettirmeden giydiği çarşafın bir kenarını oturduğu yere rapteder. Müslüman kadın, kuyumcuda alış verişini yaptıktan sonra, çıkmak üzere ayağa kalktığında çarşafı üzerinden düşer ve avret yerleri görünür. Hadise karşısında orada bulunan Yahudiler gülüp eğlenerek kadınla dalga geçerler. Müslüman kadın neye uğradığını şaşırmış, feryad–ü figan ederek, imdat ister. Kadının feryadını işiten bir Müslüman koşarak gelmiş, duruma görünce, kan beynine sıçrar, Müslüman bir kadın kasıtlı olarak aşağılanmış, namusuna helal gelmiştir. Ve Yahudi kuyumcuyu öldürür. Orada bulunan diğer Yahudiler de, Müslüman'ı şehit ederler. Hadise bu şekilde başladı, sonuçta büyüdü ve Müslümanlarla Beni Kaynuka Yahudileri arasında savaş çıkmasına sebep oldu. Bu hadisenin hemen arkasından nazil olan Enfal suresinin 58. ayeti Rasulullahı onlara karşı sert davranmaya davet ediyordu. Nihayetinde Kaynuka Yahudilerinin kaleleri kuşatıldı. Kuşatma yaklaşık on beş gün devam etti, Yahudiler Rasululah'ın ileri sürdüğü şartları kabul ederek, barış yapmak zorunda kaldılardı.
ŞEYTANLAŞMIŞ İNSANLAR
Hazreti Âdem ile Havva'nın Cennet'ten çıkarılma hikâyesini bilmeyeniniz yoktur. Hadisenin teferruatını bir kenara bırakarak, şeytanın düşmanlığı üzerinde durmak istiyorum. Lakin önce konumuzla ilgili Kur'an–ı Kerim'deki ayeti kerimeye bakalım: "Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi. Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti. Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: –Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nidâ etti. (Âdem ile eşi) dediler ki: –Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz. Allah: –Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır, buyurdu. Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız, dedi.(7;20–25)
* * * İnsanlık tarihinin ilk tesettür düşmanlığı örneği bu ayetlerde anlatılmaktadır. Birbirine kapalı ayıp yerlerini, kendilerine göstermek için verilen bir şeytani vesvesenin sonucu anlatılır. O gün şeytanın başlattığı bu düşmanlık, tarihin her sayfasında kendine göstermiştir. Kadınların olduğu ve erkeklerin yaşadığı her ortamda, bir birine kapalı, ayıp yerleri görmek ve göstermek için şeytani vesveselerle tesettüre uzanan eller, atılan adımlar, bakan gözler ve hain saldırılar hep olmuş ve insanlık tarihi devam ettiği sürece de olacak… Tarih kitaplarının sayfalarını karıştırdığınızda çok müthiş bir gerçekle karşılaşıyoruz. Herhangi bir devirde kadına verilen değer ya da değersizlik o toplumun kaderini belirlemiştir. İslamiyet gelmeden önce Arap Yarımadasında, kadına ve kız çocuklarına reva görülen her türlü kötü, çirkin ve insanlık dışı muameleler cahiliye toplumunun sonunu getirmiş, İslam güneşiyle aydınlanan kadınlar hak ettikleri yaşantıya kavuşmuşlardır. İslam'ın gerçek mânada yaşandığı hiçbir dönemde kadınlara haksızlık yapılmamıştır. Kadın ne zulme uğramış nede aşağılanmıştır. Bunu yaşayan toplumlar yükselişe geçmiş, zafer üstüne zaferler kazanmış; ama ne zaman ki kadınların namus ve iffetlerine dokunulmuş, zevk ve eğlence aracı olarak aşağılanmış, ayeti kerimedeki gibi: "Birbirine kapalı ayıp yerlerini görmek ve göstermek için" eller uzatılmış ve adımlar atılmış, işte o zaman toplum olarak bir yok oluş başlamıştır. Kendi namusunu korumak bir yana; başkalarının namus ve iffetine uzanan eller ve ayaklar, bu alçaklığa destek veren şeytani düşünceler, hangi toplumda meydana gelmişse, o toplumun sonu hüsran ve perişanlık olmuştur.
* * * Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin uğruna savaş verdiği tesettür, müminler için her zaman mübarek ve mukaddestir. Tarih boyunca bunu böyle anlayan çok sayıda insan çıkmıştır. Bunlardan biride Sütçü İmam'dır. 1. Dünya Savaşı yılarında, Maraş Fransızlar tarafından işgal edilmişti. Sütçü İmam, bir yandan hocalık vazifesini yaparken, geçimini de sut satarak sağlıyordu. Yine süt satmaya çıktığı günlerden bir gündü. Sütçü İmam sütlerini yüklenmiş giderken, Uzunoluk mahallesinde, birkaç Fransız askerinin, bir hamamdan çıkan kadınlara sarkıntılık ettiğini gördü. Daha yaklaşınca keferelerin kadınların başörtülerine (yaşmaklarına) el uzattıklarını, o sırada bunu engellemek isteyen halkın üzerine ateş açtıklarını ve iki kişinin yaraladığını görür. Sütçü imam elindeki süt kaplarını bir tarafa bırakır, belindeki silahı çeker ve Fransız keferesini gebertir. Bu hadiseyle halk coşar, gönüller taşar ve Fransızlara gereken ceza verilir. Dinine, namusuna el uzatanlara gerekli cevabı veren ve boyun eğmeyen daha nice isimsiz kahramanlarımız vardır. Her biri bizim için bir değer ve bayraktır. Geriye dönüşü olmayan adımlarımız için yol göstericidir. Yanlışa sapmamamız için pusuladır.
* * * Kadın faktörünü Osmanlının çöküş yıllarında da görmekteyiz. Bir kısım tarihçi Osmanlının çöküş nedenleri arasında kadın faktörünü göstermektedir. Bu görüşün üzerinde durulması ve düşünülmesi gerektiği kanaatindeyim. Emperyalist güçler, kurdukları tuzaklarda kadın kullandıkları bir gerçektir. Osmanlıda yaşanan iç çöküşün ilk basamağında kadının iffet, namus ve tesettürü vardır. Ve şimdi bizler, Türk Milleti olarak çok güçlü olduğumuzu, hiçbir saldırıya boyun eğmeyeceğimizi, kendi ayaklarımız üzerinde durabileceğimizi düşünüyoruz. Son zamanlarda bu düşünce her ne kadar azalmış olsa da, "AB uygulamaları" ile düşünce ve uygulamalarımıza da bir standart getirdiler. Yüz yılı aşkın, bir batıllılaşma sürecinin içinde bulunsak ve değerlerimizi batılılaştırmaya çabalarsalar da, yine de toplum olarak kendine güveni oldukça yüksek bir milletiz. Bir de tarihten ders almasını bilebilsek ve tarihi teşekkür ettirmezsek çok daha güzel olurdu. Tarihe o kadar yabancıyız ki; başımıza gelecek felaketleri hesaplayamadan, kendi kendimize düşman yetiştirip duruyoruz. İçimize kin ve nefret tohumları ekmeyi, marifet sayan aydınlarımız(!) var. Birlik, beraberliğimiz sağlayacak, değerlerimize koro halinde küfredenler birde bunu devletin ve milletin menfaati için yaptıklarını söylemezle mi?
* * * Ne oluyor bize? Daha şunun şurasında bir asır öncesine kadar ecdadımızın karşısında saygı duruşunda bulunanlar şimdi bizi adam yerine koymuyor. Bununla kalınmıyor, her işimizde onların ağzına bakar olduk. Biz şarklıyız, garp elbisesi bize uymaz. Bu halimizden rahatsızlık da duymuyoruz. Şarkın bilgi ve şuurunu anlayabilirsek önümüz açıktır, gelecek endişesi söz konusu değildir. Endişeyi batılılaşma sevdasıyla yananlar duysun, çünkü onlar önce kendilerini sonra da peşlerinden gidenleri yakacaklar. Batılılaşma şemsiyesi altına girerek yapılan her yanlışa, gayet rahat ve pişkin bir şekilde: "Muasır medeniyet böyle istiyor!" diye açıklama getirenleri, siz nasıl karşılıyorsunuz bilmiyorum; ben bu gidişattan hiç de memnun değilim. Kendi inanç, değer ve kültürleriyle yaşamayıp emperyalistlere boyun eğen ülkelerin içler acısı durumunu görüp de hâlâ niçin ibret alamıyoruz, anlaşılır gibi değil. Batılılaşmanın beraberinde getirdiği çıplaklık kültürü ve kadınlara yönelik özgürlük adı altında ortaya çıkan birçok hareketin perde arkası çok iyi bilmemiz gerekir. Bugün kadınlar başta televizyon olmak üzere, sözde sanatsal faaliyetler adı altında, adeta bir eşya gibi kullanılmaktadır.
* * * 1998 yılının ilk aylarında 'İÜ' Rektörlüğünün yayınladığı genelgeyle üniversiteye bağlı fakülte, yüksekokul, sosyal tesisler vs.'de başörtünün yasaklanmasıyla kendini gösteren şeytani düşünceler bir çığ gibi her tarafı sarmıştır. Bu saldırıya karşı çıkan Sütçü İmamlar olmuş, ama sütçü iman gibi sonuç alamamışlardır. Kızlarımız okullarda, resmi kurum ve dairelerde başörtülerini çıkarmadan girememiştir. Kızlar iki tercih arasında bırakılmış, başını açmak, yada bu zalim dayatmaya karşı direnmek. Çoğunlukla şeytani vesveselerin ağır bastığı görmekteyiz, kardeşlerimiz örtülerini kendi elleriyle açmış ve açmaya devam etmekteler. Bunun hiçbir mantıklı açıklaması olamaz. Hiçbir kadına hiçbir kimse zorla başını açtırmıyor, açtıramaz. Tamam, alınan kararlar var, doğru. Ama başkasının aldığı bir karar, senin inancını, insan hakkını, hukukunu ortadan kaldırıyor ve sen buna ses çıkarmıyorsan, sözün bittiği noktadayız demektir. Sözün bittiği noktada ki sessizlik ihanete eşdeğerdir. Bu ihanetin de vebâli ağırdır.
güler tiryaki |
| • 2 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
5/4/2007 - Zeyneplere, Zeynep olmaya çalışanlara ve Zeynep Olamayanlara... |
Sararıp dökülmeye başlayan yaprakları, gökyüzündeki kara kara yağmur bulutları, adeta insanın yüreğine ürperti veren tüm güzelliklerin üzerine çökmüş olan sisli havaya camdan bakarken, sevinçle hüznü bir arada yaşıyordu Zeynep.
Onu tanıyan arkadaşları çağın Zeynep'i lakabını takmışlardı. Ortaokulu, liseyi dışarıdan vermiş nihayet üniversite kapısına dayanmıştı.Bu arada lakabına yakışır bir şekilde bir gazetenin köşesinde yazdığı Kur'an merkezli, vahyi esas alan hikayeyi araç olarak kullanıp kaleme aldığı yazılarından dolayı bir çok kimse onu tanır, taktir ederdi. Çevresinde gördüğü aykırılıkları vahiy süzgecinden geçirip kaleme alır, insanların önüne sıkılmayacakları bir tarzda kaleme alıp koyardı. Oysa artık kendi hikayesinin başlayacağından habersizdi. Ertesi gün sınavı vardı ama o,sınavdan çok sınava alınıp—alınmayacağı endişesini taşıyordu. Devamlı dua ediyordu. Rabbine sığınıyor, ondan yardım bekliyordu. Tüm bu duygular benliğini kuşattığı bir anda acı acı çalan kapının zil sesiyle irkildi Zeynep. Gelen en yakın arkadaşı, sırdaşı, aynı düşünceleri paylaştığı onun için canı-cananı Haticeydi.
-Selamünaleyküm. Zeynep'im nasılsın? -Aleykümselam. Hamdolsun Hatice.Hoş geldin buyur içeriye. Beraberce içeri girip karşılıklı oturur oturmaz Zeynep hararetle atıldı söze; -Tamda ifadesi mümkün olmayan düşünceler içerisindeyken geldin çok iyi oldu.Seni gördüğüme o kadar çok sevindim ki anlatamam.
Hatice Zeynep'in heyecanını, telaşını sezmiş olacak; -Hayırdır.Sınav stresi erken başlamış olmalı. -Keşke öyle olsa. Bu sınav benim ve benim gibi düşünenler için gerçekten bir dönüm noktası olacak gibi. Hatice arkadaşının endişesini anlamış,onu rahatlamak istercesine müşfik bir şekilde karşılık verdi; -Zeynep endişelenmene gerek yok. Biz duruşumuzu muhafaza edelim yeter ki. Sana uğramamdaki sebep hem seni görmek ,hem de akşam okuduğum ayetlerin düşünce dünyamda estirdiği fırtınalar.... Gece okuduğum surenin etkisinden olacak uyuyamadım. Belki de çoğu defa gözümüzün önünde olan, okuduğumuz bu ayetler zinciri beni adeta tekrar diriltti.
-Hatice arkadaşım sen ne diyorsun?Seni dirilten bu ayetler hangileri, hangi sure bu?
-Zeynep'im Yusuf suresi. Yusuf (as) kıssasını bilirsin. Yusuf peygamberle kralın eşi Züleyha'nın arasında geçen söz ve eylem aşamalarını hatırlar mısın? Hani Yusuf (as) oldukça yakışıklı bir gençti. Öyle ki,Züleyhayı Yusufu beğenmesinden dolayı eleştiren ve bunun içinde saraya davet edilerek karşılarına çıkan Yusufa bakan bayanlar, onu görünce neredeyse parmaklarını keseceklerdi. İşte Yusuf (as)'dan muradı olan Züleyha, bu niyetini Yusuf'a açtığında Rabbin nimeti sayesinde teveccüh etmiyor Yusuf. Bu noktada ortamdan kaçmaya çalışan Yusuf'a arkadan müdahale edip çekmeye çalışırken Yusuf (as)'ın gömleğini arkadan yırtar Züleyha. Muradına eremeyen Züleyha bu sefer de iftira atar Yusuf'a. Şahitler dinlenir ve karar çıkar
-Şayet Yusufun gömleği önden yırtılmışsa suçlu olan Yusuftur.Yok eğer arkadan yırtılmışsa suçlu olan Züleyhadır.
Yusuf (as) lehinde karar çıkar ve Züleyha suçlu bulunur. İşte Zeynep kısaca kıssa bu şeklide gelişir.
-Evet Hatice kıssayı bu haliyle biliyorum bende. -Zeynep bu ayetleri okuyunca bir an kendimi sahabilerin yerine koydum. Her ikimizde aynı ayetlerle muhatabız. Onlar ve biz. Aynı menbaadan kana kana içmeye çalışan bizler. Neden aynı tavırları sergileyemiyoruz? Vahyin onlarda bıraktığı etki ile bizim üzerimizde bıraktığı etki neden aynı olmaz? Neden fark eder ki?
-Hatice haklısın. Bu bizim en önemli hastalığımız. Belki de bizler yaşantımızda vahyi konuşturacak iken, vahyin karşısında konuşmuşuz. Durumumuzu, konumumuzu, her şeyimizi ifade etmek için, meşrulaştırmak adına vahye gitmişiz. Her şeyimizi ona onaylattırmışız. Yürüyen Kuran olan bir peygamber gerçeği ortada iken vahyi hayata taşıyamamışız. Hep bir takım endişeler kuşatmış bizleri. Ben'lik duygularımızı aşıp ta Biz diyememişiz ki hiç. Biz demenin hazzını tadamamışız ki.
-Evet kardeşim katılıyorum tüm dediklerine. Ama bu Yusuf suresi beni çok düşündürdü. Gömleğin yırtılmasındaki anlam nedir? Gömlek önden-arkadan yırtılmış olsa ne ifade eder ki? Derken çözdüm. İşte o an sahabilerle aynı frekansı yakaladığımı hissettim. Her şey Yusuf (as) ile Züleyha da saklı. Yusuf (as) Züleyha' ya meyletmedi, yönelmedi. Yüzünü muvahhid olarak Rabbine çevirdi. Züleyhadan kaçtı, ondan Rabbine hicret etti. Züleyhanın muradından çok Rabbinin muradına koştu. Acaba bugün vahyi yaşantıya hakim kılma yönündeki engeller nelerdir? Bunlar bizim için birer Züleyha değil midir? Bize Allah ve Resulünden daha sevgili gelen Züleyhalarımız nelerdir? İşte asıl gündem bu olmalı. Pratikteki Züleyhalarımızı tesbit edip, bunlar karşısında Yusuf (as) gibi bir duruş sergileyemediğimiz an kaybettiğimizin işaretidir. Bizle bu kavgada gömleği arkadan yırtılanlardan olmak durumundayız. Bu ise devamlı önde olduğumuza işaret eder. Önde olan biziz geride olanlar ise Züleyhalarımız. Arkaya dönmeden, bakmadan emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak kaydıyla yüzümüzü Rabbim'ize çevirmeliyiz.
-Hatice gerçekten ben bu ayetleri hiç böyle düşünmemiştim. Aman Yarabbi. Tüylerim ürperdi. Çoğu zaman kıssa der geçeriz. Ama öyle mi kardeşim. Sen bugün bana Rabbim'in bir lutfu oldun. Hatice şimşekler çaktırdın düşünce dünyamda. Tamda sınav arifesinde. Nasıl ki Yusuf (as) gömleğini çıkarmadıysa benim gömleğimde örtümdür. Tesettürümdür. Şimdi anladım. Ben bu kıssaya muhtaçmışım. Bu kıssa beni diriltti. İşimi kolaylaştırdı.
Tüm bunları ifade ederken Zeyne'in gözleri ışıl ışıl parlıyor. Kabına sığmaz bir hale bürünüyordu. Sanki bayramdı o an onun için. "Rabbin verecek ve sende hoşnut olacaksın" emri tezahür ediyordu. Hatice ile Zeynebin sohbetleri ilerledikçe ilerledi. Nihayet ilerleyen saati dikkate alan Hatice;
-Kardeşim Zeynebim. Artık kalkmalıyım. Ama duamız odur ki, "Rabbimiz Züleyhalarımız karşısında gömleği arkadan yırtılanlardan eyle. Bizi bağışla. Bize merhamet et. Sensin bizim mevlamız. Bizim senden başka kimimiz, kimsemiz yok. Bizlere yardım eyle.(AMİN) Rabbim yarın ki imtihanında yar ve yardımcın olsun. O sığınağın, o yaranın, o gören gözün, yazan kalemin olsun. Sen ve senin gibi çağın Zeyneblerine.... Her iki arkadaş birbirlerine şimdiye kadar hiç yaşamadıkları bir duygu seli ile sarılıp, kucaklaştılar., selamlaşıp ayrıldılar. Zeynep; Haticenin sözlerini düşündü, durdu. Derken hayli ilerleyen zamanı görünce Namazını kılıp,derin düşünceler içerisindeyken uykuya dalıp gitti .
Sabah erkenden sınava gireceği okulun yolunu tuttu.Yol boyunca hemen hemen nereye baksa sınava girecek insanların telaşlı halini, koşuşturmalarına şahit oldu.Otobüslerde , özel araçlarda, kaldırımlarda sınav yarışı daha şimdiden başlamıştı sanki. Nihayet öğrenciler sınav numaralarının son rakamına göre grup grup sınava girecekleri sınıflara alınmaya başlamıştı ki, Zeynep'i başörtülü olmasından dolayı endişe sardı bir an. Ama o her an hazırlıklıydı. Problemsiz bir şekilde diğer öğrencilerle beraber oda sınava gireceği anfi şeklindeki oldukça büyük salona girdi. Salondaki diğer arkadaşlarıyla da bekleme sürecinde oldukça güzel sohbetler, diyaloglar geliştirdi.Salondaki diğer öğrencilerde onun başörtülü bir şekilde sınava girebilmiş olmasından memnun gibiydiler. Hem neden olmasınlardı ki? Hemen hemen bir çoğumuzun Annelerinin, bacılarının başları örtülü değil miydi? Bir bez parçasından rahatsızlık duymak asıl yobazlık değil de neydi? Derken soru kitapçıkları dağıtılmaya başlandı. İşte tam o sırada sınav komisyonu başkanı ve beraberinde adeta badygard gibi gezen birkaç kişiyle sınav salonuna geldi. Gözler sanki bir şey arıyordu. Değerli bir şeyini kaybetmenin verdiği endişeyle aranan yüz ifadesi vardı sanki. Derken Zeynep ile göz göze geldi.
-Hanımefendi lütfen dışarı gelir misiniz? Bu şekilde sınava girmeniz mümkün değil. Bu ifade Zeynep kadar sınava giren diğer arkadaşlarını da üzmüş, birkaç kişinin sözlü ifadeleri fayda vermemişti. "Çağın Zeynebi" ismi ile amil olan bu genç kız oturduğu sıradan ayağa doğru doğruluyor. Ve Züleyhasını kurban ediyordu.
-İmtihan için geldiğim bu ortamdan, imtihanı kazandığıma inanarak çıkıyorum. Benim için Rabbimin imtihanı daha çetin, daha zor. Ben onu kazanayım da varsın bu imtihana girmeyeyim. Yusuf (as) ifadesiyle;
"...Rabbim zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden daha sevimlidir. .."(Yusuf.33) ayetini okudu.
Zeynep yavaş yavaş oturduğu masasından çıkıp, gösterildiği gibi dışarıya doğru ilerlerken geride bıraktığı koskoca anfideki yüzlerce kardeşi ayağa kalkmış çağın Zeynebini desteklercesine alkış ritmi tutuyordu. Zeynep hıçkıra hıçkıra koşar adımlarla dışarı çıkarken bahçede en yakın arkadaşı adeta onun önünü beklemekteydi. En sevdiği arkadaşı Haticeydi bu. Aralarında birkaç metre kadar bir mesafe kalmıştı ki, bir an durakladı Zeynep. Elleriyle gözyaşlarını silip, hıçkırıklarını içerisine gömdü adeta. Kendini toparladı. Yüzlerce öğrenci yakınının olduğu okul bahçesindeki sessizliği Zeynebin feryadı bozdu;
-Hatice . Kardeşim Haticem. Züleyhama arkamı döndüm. Gömleğimde arkamdan yırtıldı.Şahid ol kardeşim şahid ol.
İki kader arkadaşı kalabalığın alkışları arasında çevirdikleri bir taksiye atlayarak yoğun trafiğin arasında kaybolup gittiler....
Mükerrem BULUT
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
22/3/2007 - Cennetin Olmak Şerefim... |
Müslüman Bir kadından, Müslüman bir erkeğe cevap
CENNETİN OLMAK ŞEREFİM...
Yuregimden tutmusken sen, bir de ellerim ellerindeyken
Dunyanin obur ucu da olsa gelirim seninle ben,
Bekle desen, dunyanin bir ucunda sen bir ucunda ben
Bir an bile geri donmem.
Asla bulandirilamayacak olan denizlerinde firtinalar ciksa
Her an siginabilecegin limanin olmaya giriftarim ben
Zifiri karanliklarda, gonlune aydinlik verebilmek,
Hava actiginda yildizin olup gozlerinden dokulmek isterim.
Ve bulutlar birlik olup da gogu kapladiklari zaman
Yonunu belirtecek bir garip pusulan olabilmektir gayretim.
Eger ben senin zumrudun, zebercedin,mihengin
Ve turnusol kagidin isem, sabir ve tahammul kusu olan
Yureginin suyu bulandikca onu durultacak iksirin de benim.
Tum kapilar pervasizca uzerine kapandiginda,
Ardina kadar acik, gul kokulu kapin,
Yurumekle asilmis yollardan farkli bir yolun
Saklanmak istediginde duvarin olurum.
En dar zamanlarinda ozgurlugun, kuytularda mahpushanen,
Usudugunde evin, yorganin siginacak kucagin olurum.
Layik miyim bilemem collerinde vaha ,
Vahanda boynu bukuk bir hurma agaci olmaya,
Dagin tavsani, colun ceylani,
mehtabin zikre daldigi gecelerde,
seni bagrima basmaya.
Ama; corak topraklarin umudunu kaybetmeden bekledigi
Rahmet gibi , ben de umut baglar, beklerim seni.
Gitmek istersen uzak diyarlara,
Seni bir nefeste ucuracak kanat olur yuregim
Kalmak istediginde buralarda
Kal diye yalvararak ayaginda pranga oluveririm.
Kac vakit gecer bilemem gurbetlerden donusun.
Silanda hurin olup , ayni yerde beklemektir niyetim.
Ot bitmeyen vadilerde Hacer’im ben..
Allah (c.c)’a emanet edilip de gidersen,
Asla seni kinamaksizin, O’na guvenip say ederim ben..
Umitlerinin tukendigi zamanlarda umidin,
Nesen kayboldugunda coskun,
Ve kalbin isgale ugrarsa rehberin olmak isterim.
Arkadasin, yoldasin, huzurun,
Sururun, nurun, ziynetin, nimetin olmak hayalim.
Cennetin olmak şerefim... / Cennetin olmak şerefim
Fatih Okumuş
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
22/2/2007 - CENNETİM OLUR MUSUN?.. |
Müslüman bir erkekten, müslüman bir kadina...
CENNETIM OLUR MUSUN?..
Elini tutsam, dunyanin obur ucuna benimle birlikte gelir misin?
Bekle desem, dunyanin bir ucunda beni bekler misin?
Denizimde firtinalar ciktiginda limanim olur musun?
Karanlik bastirdiginda deniz fenerim,hava actiginda yildizlarim olur musun?
Bulutlar gogu kapladiginda pusulam olur musun?
Mihengim, turnusol kagidim, yuregimin suyu bulandikca onu durultacak iksirim olur musun?
Kapilar kapandiginda kapim, yollar asindigi vakit yolum, saklanmak istedigimde duvarim olur musun?
Ozgurlugum ve mahpushanem olur musun?
Usursem evim, yorganim. sigindigim kucagim olur musun?
Columde vaha olur musun, vahamda hurma agacim?
Dagin tavsani, colun ceylani, gecenin hayalleri bagrina bastigi gibi, beni bagrina basar misin?
Sak sak yarilsa bile, gokten umudunu kesmeyen kirac tarlalar gibi umut baglar misin bana?
Gitmek istersem kanatlarim olur musun, kalmak istersem ayagimda prangam?
Hurilerim olur musun?
Soganda sarimsakta gozum yok, Tih colunde gozum yok, ates almaya gidersem; kirk vakit sonra donsemde ayni yerde beni bekler misin?
Arkadaslarim, ailem, kavmim beni terkederse ve ben ailemden, kavmimden kacarsam bir kez arkana bakmadan arkamdan gelir misin?
Ot bitmeyen bir vadide yalnizca ALLAHA emanet edilip gidersem, sende beni kinamaksizin ona guvenir ve say eder misin?
Umidimi kaybettigim anda umidim, nesemi kaybettigim zaman’dada coskum, kalbim isgale ugrarsa rehberim olur musun?
Arkadasim...
Yoldasim...
Sirdasim...
Huzurum...
Sururum...
Nurum... / Ziynetim... / Nimetim...
CENNETIM OLURMUSUN?
Fatih Okumuş
|
| • 2 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
7/12/2006 - Cennete girecek ilk kadın |
Hz. Fâtıma bir gün Efendimiz Aleyhisssalâtü Vesselâm'a:
"Babacığım, kadınlardan cennete ilk önce girecek olan kimdir?" diye merakla sordu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
"Falan mahallede, falan evde oturan bir kadın var. Cennete ilk girecek kadın, işte o kadındır." buyurdular. Hz. Fâtıma anamız hayretle:
"Babacığım, o kadın cennete, benden de mi evvel girecek?" diye tekrar sordu. Peygamber Efendimiz:
"Evet! Senden de evvel girecek." buyurdu. Ve şayet isterse, gidip o kadınla tanışabileceğini söyledi.
Hz. Fâtıma'nın o kadın hakkındaki merakı iyice artmıştı. Bu kadın ne yapıyor, nasıl bir amel işliyordu ki, cennete ilk olarak girmeyi hak ediyordu. Bir gün o kadınla görüşüp tanışmak ve onunla konuşmak için evinden çıktı. Kadının evini sora sora buldu ve kapısını tıklattı. İçeriden yaşlı bir kadın: "Kim o?" diye seslendi. Hz. Fâtıma anamız da kendisini tanıtarak onunla görüşmek istediğini söyledi. Kadın, Peygamber kızının kendisiyle görüşmeye geldiğini duyunca çok sevindi. Kapıyı açmadan içeriden seslendi:
"Ey Resûlullah'ın kızı! Hoş geldin sefalar getirdin! Canım sana feda olsun! Aslında ben de sizinle görüşmeyi çok arzu ediyordum; fakat dışarı çıkmadığım için maalesef ziyaretinize de gelemedim. Şimdi sizin gelmeniz beni çok memnun etti. Fakat kocamdan izin almadan bugüne kadar ben kimseye kapı açmış değilim. Onun için sizden çok özür diliyorum. Ben sizin içeri girmeniz için bu akşam eşimden izin alayım ve yarın görüşelim, ne olur, yarın tekrar buyurun." dedi.
Bunun üzerine Hz. Fâtıma geri döndü. Akşam olunca kadın meseleyi anlatıp kocasından izin aldı. Ve ertesi gün Hz. Fâtıma o kadınla görüşmek için tekrar geldi. Bu sefer yanında oğlu Hz. Hasan da vardı. Hz. Hasan o sıralar henüz küçük bir çocuk olduğu için rahat durmamış, annesi mecburen onu da yanında getirmek zorunda kalmıştı. Kadının evine geldi ve kapısını çaldı. Tabiî kadın içeriden Hz. Hasan'ın sesini duymuştu. Hz. Fâtıma'nın yanında bir çocuk bulunduğunu farkedince çok üzüldü. Hz. Fâtıma'ya:
"Ey Fâtıma! Ben kocamdan yalnız sizin için izin almıştım. Çocuk için izin almadığımdan dolayı onu içeri alamam. Ne olur beni affedin. İsterseniz siz buyurun, çocuk dışarıda kalsın. İsterseniz yarın gelin; bu akşam onun için de izin alayım." dedi.
Hz. Fâtıma ikinci defa içeri giremeden geri döndü. Ve üçüncü gün tekrar kadına gitmek üzere çıktı. Hikmet-i ilâhî bu sefer Hz. Hüseyin'i de yanına almak zorunda kalmıştı. Tabiî kapıyı çaldığında, kadın Hz. Hüseyin'in de olduğunu öğrenince Hz. Fâtıma yine dünkü durumla karşılaştı. Kadın kocasından onun için de izin alması gerektiğini söyledi. Hz. Fâtıma bir önceki günkü gibi hiç ısrar etmedi. Ve çocuklarıyla beraber mecburen geri dönmek zorunda kaldı. Bir sonraki gün üçü birden gittiklerinde kadın kocasından her üçü için de izin almıştı. Kapı açıldı ve içeri girdiler. Kadın binlerce özürler diledi, affını istedi ve Peygamber çocuklarını en güzel şekilde karşıladı ve ağırladı.
Hz. Fâtıma içeriden gelen sese göre kadının gayet yaşlı bir nine olduğunu zannetmişti. Fakat bir de baktı ki, kapıyı açıp kendisini karşılayan kadın hem çok genç, hem de çok güzel bir hanımdı. Hz. Fâtıma hayretle sordu:
"Sizinle dışarıdan konuşurken sesiniz çok değişik geliyordu. Oysa sesiniz hiç de öyle değilmiş, bu nasıl oluyor?" dedi. Kadın:
"Sizinle konuşurken sesim dışarı çıktığı için sesimi yabancı bir erkek duyar da günaha girerim diye ağzıma küçük bir taş parçası alarak konuşuyordum. Şimdi ise o taşı çıkardım." dedi.
Hz. Fâtıma Radıyallahu Anhâ, bu cennetlik kadının sözlerinden dolayı çok memnun olmuştu. Nâmahrem-den sesini bile böylesine sakınan, kocasına da böylesine itaat eden bu kadının, neden cennete evvelâ gireceğini anladı. Onunla bir müddet sohbet ettiler. Bazı konuları konuştular. Bir ara kadın Hz. Fâtıma'ya:
"Ey Resûlullah'ın kızı! Acaba ben kocama karşı vazifemi ifa etmiş oluyor muyum? Onun bendeki hakları sebebiyle Allah Teâlâ kocama itaatsizlikten dolayı beni hesaba çeker mi? Bundan korkuyorum." dedi.
Hz. Fâtıma bu suali tebessümle karşıladı ve babasının yani Peygam-ber Efendimizin müjdesini kendisine bildirdi:
"Hayır! Sen bilakis babamın, "cennete ilk girecek kadın" diye müjdelediği kimsesin." dedi.
Hz. Fâtıma Radıyallahu Anhâ, Resûlullah'ın cennetle müjdelediği bu mübarek kadınla bir müddete daha sohbet ettikten sonra müsaade istedi ve oradan ayrıldı. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Hakkımda
AŞK dediğin ya Allah'tan gelmeli,
ya Allah için olmalı,
ya da Allah'a ulaştırmalı;
yoksa yerle bir olmalı.
Aşk "sevgi" boyutuna ulaşmıyorsa,
adı batmalı...
Sevgi ki, Allah'ın varlıkları
yaratmasındaki yegâne gayesi.
Sevgi ki Allahu Teâlâ'nın,
kullarına yerleştirdiği en güzel hediye.
O'ndan gelen ve ona dönecek olan
en anlamlı duygu..."
Kategoriler
Arkadaşlarım
• nurulenvar • caferi • lamelif • unzilecekim • aybalasenem • zerirem • merzbanulafak • kalbinur • nilebrar • serdarbaydar • vaktisefer • ahuozturk • yeniirmak • 93busra • dilsizmutercim • nfkk • yakub • sevgipinari01 • mukarrebin
|